dini
  HADİSLERDE DUA
 

Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Büyük zorluklara dûçar olduğunuz zaman "Allah bize yeter. O ne güzel vekildir" zikr-i ce-mîlîne devam ediniz." (1)

"Cenâb-ı Hak, duada fazla ısrar edenleri sever." (2)

"Eğer bir kul, Cenâb-ı Hakk'a bir hususda duâ eder de icâbet olunmazsa onun yerine bir hasene, yani bir sevâb yazılır." (3)

"Bir babanın oğlu için duâsı, bir peygamberin ümmeti hakkındaki duâsı gibi makbuldür." (4)

"İyilik görenlerin iyilik gördükleri kimseler hakkında ettikleri hayır duâları reddolunmaz." (5)

"Ezân ile ikâmet arasında yapılan duâ müs-tecâbdır. Bu arada hemen duâ ediniz."(6)

"Kaderden sakınmak kaderi def etmez. Lâkin sâlihlerin duâsı, nüzûl etmiş ve edecek olan elem ve musîbeti def etmeğe ve kaldırmağa medâr olur. İş böyle olunca ey Allah'ın kulları, duâ ediniz." (7)

"Kur'ân-ı Azîmü'ş-şan her ne vakit hatmolu-nursa akabinde yapılan bir duâ müstecâbdır." (8)

"Bir kimsenin sevdiği bir kimse aleyhinde olan duâsının kabul olunmamasını Cenâb-ı Hakk'tan istirhâm eyledim." (9)

"Bir farz namazını huşû' ile edâ eden kimsenin o namazın akabinde vakı' olacak bir duâsı müstecâb olur." (10)

"Mazlumun bedduâsından sakınınız. Zîra bir kıvılcım sür'atiyle semâya icabete yükselir."

Fâcir de olsa mazlûmun duâsı makbûldür." (11)

"Cenâb-ı Allah buyurmuşdur ki: "Kim bana duâ etmezse ona gadab ederim." (12) Zîrâ bu hal ya gafletten, yahut kibirden ileri gelir

"Müslüman kardeşinin ayıp ve çıplak yerlerini setrederek onu dünyâda rüsvay etmeyen kimsenin ayıplarını Cenâb-ı Hakk kıyâmet gününde setreder." (13)

"Bir yerde yangın vuku' bulduğunu gördüğünüz zaman ''Allahü Ekber' diyerek tekrar tekrar tekbîr alınız. Zîra tekbir yangını söndürür." (14)

"Dünyânın geniş vakitlerinde, yani sıhhat ve servet ve asâyiş ve emniyet gibi esbâb-ı istirahat mükemmel olduğu bir zamanda Cenâb-ı Hakk'a ibâdet ve tâat ile kendini takdîm et ki muzâyakalı sıkıntılı bir zamanda seni lutf ile yâd edip gözetsin."(15)

"Ana ve babaya iyilik ömrü artırır. Yalan söylemek rızkı noksanlaştırır, duâ kazaya siper olur." (16)

"Kendisine iltica ile bir ricada bulunan kimsenin ricasını kesip atanın duâ ve ricasını da Allah kesip atar." (17)

"Bir mü'mine yapılan zillet ve hakareti görüp de men'ine muktedir olduğu halde muâvenette bulunmayanları Cenab-ı Hak mahşerde zelîl eder." (18)

"Her kim duâlarının kabûlünü, gam ve üzüntülerinin def olup kaldırılmasını arzu ederse sıkıntıda bulunanların imdâdına yetişsin." (19)

"İşlerde istihâre edenler, yani Allah'dan hayır dileyerek rızâsına muvafık hareket edenler zarar etmezler. İstişâre edenler de işin sonunda pişman olmazlar. İdâr-i maîşetinde isrâf etmeyip i'tidâl yolunu iltizâm edenler de fakr u zarurete düşmezler." (20)

"Bir işe başlamak istediğin zaman âkıbetini iyice tefekkür edip hayr u sevâbı mûcib ise devam et, şerr ü ıkâbı mûcib ise ictinâb et!" (21)

"Hikmet on parçadır. Dokuzu uzlette, diğer biri de sükûttadır. Yâni mâlâyâniden, kendisini ilgilendirmeyen ve lüzumsuz bulunan şeylerden hıfzeylemektedir." (22)


"Akâid-i fâside ve bid'at sâhiplerinin amellerini, ibâdetlerini Cenâb-ı Allah kabul etmek istemez." (23) Eğer tevbe edip ehl-i sünnet ve'l-cemâat i'tikadına rûcû' ederlerse kabûl eder.

Ebû Hüreyre radıyallahu anh der ki: Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:

"Her bir peygambere etmesi için bir duâ verilmiştir. Ben ise ümmetime şefâat olmak üzere duâmı âhirete bırakmak istiyorum." (24)

Enes bin Mâlik'den gelen rivayette ise Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

"Her bir nebî Allah'dan bir dilekte bulundu. Yahud, her bir peygamberin Allah'a edeceği bir duâsı vardı. Her biri duâsını yaptı ve kabul olundu. Ben ise duâmı kıyâmet gününde ümmetim için şefâat kıldım." buyurmuşlardır.

Enbiyây-ı izâmın her duâsının müstecâb olması kuvvetle umulur ise de, kat'î olmayıp yalnız bir duâlarının kesin olarak kabûl edileceği kendilerine bil-dirilmişdir. O duâ, her bir nebîye Allah tarafından husûsî olarak verilen duâdır.

Ezcümle Hazret-i Âdem -aleyhisselâm bu müstecâb duâsını tevbesinin kabûl olması için; Hazret-i Nuh aleyhisselâm- kavmininin helâki ve berâberindeki mü'minlerin kurtulması için, Hazret-i İbrahim-aleyhisselâm- -i Mükerreme ve Beytullah için, Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Fir'avn'ın helâki için, Hazret-i îsâ -aleyhisselâm- gökten bir mâide, sofra indirilmesi için etmişler ve müstecâb olmuşdur.

Hazret-i Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz ise, bu kesinlikle kabul olunacağı Allah tarafından te'min olunan duâsını, ümmetine şefâat için âhirete bırakmıştır. Ne mutlu O'nun sünnetine sımsıkı sarılan mü'minlere.


 


(1) Ebû Dâvud, Vitr, 25; Tirmizî Kıyâme, 8; İbn Hanbel, Müsned, I/336.
(2) Kenzû'l-irfân 57 (Camiu's-sağîr'den)
(3) a.e. göst. yer.
(4) Keşfü'l-hafâ, 1/495 (Deylemî'den)
(5) Tirmizî, Birr, 5.
(6) Tirmizî, Salat, 44, Deavât, 128; Ebû Dâvud, Salât, 35.
(7) Tirmizî Deavât, 101; İbn Hanbel, Müsned, 5/224.
(8) Kenzü'l-irfan, 59 (Camiu's-sağîr'den) Dârimî, Fezailü'l-Kur'ân. 33.
(9) a.e. göst. yer. Keşfü'l-hafâ, 1/404 (Dârekutnî'den)
(10) Buhârî, Cihâd, 180; Müslim, îman, 39; Ebû Dâvud, Zekât, 5; Tirmizî, Zekât, 6; İbn Mâce, Zekât, 6;Dârimî, Zekât 1; Muvatta, Da'vetü'l-mazlûm, 1; İbn Hanbel, Müsned, 1/333.
(11) Keşfü'lhafâ, 1/405 İbn Hanbel, Müsned'den
(12) İbn Mâce, Duâ, 1; İbn Hanbel, 3/477
(13) Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58; Ebû Dâvud, Edeb, 28; Tirmizî, Birr; 19; İbn Mace, Mukaddime, 17; İbn Hanbel, Müsned, 3/91, 252.
(14) Keşfü'l-hafâ, 1/89.
(15) İbn Hanbel, Müsned, 1/307; Tirmizî, Deavât, 9.
(16) Buhârî, Mevâkîtü-salât, 5; Müslim, İmân, 137; Ebû Dâvud, Edeb, 130; Tirmizî, Salât, 13; Neseî, Mevâkît, 51; İbn Mâce, Edeb, l.
(17) Keşfü'l-hafâ, 2/272 (Ahmed b. Hanbel, Müsned'den)
(18) İbn Hanbel, Müsned, 3/487.
(19) Müslim, Müsakat, 32; İbn Hanbel, Müsned, 3/32.
(20) Keşfü'l-hafâ, 2/185 (Taberânî'den)
(21) Kenzü'l-irfan.
(22) Keşfü'l-hafâ, 1/363 (İbn Adiyy'den)
(23) İbn Mâce, Mukaddime, 7.
(24) Müslîm, îman, 334, 335 vd. Buhârî, Deavat, I; Tirmizî, Deavât, 130; İbn Mâce, Zühd, 37; Dârimî, Rikak, 85; Muvatta", Kur'ân, 26.
 Peygamberimizden Dualar

Resulullahın duaları PDF Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Çarşamba, 20 Şubat 2008
 
Sual: Peygamber efendimiz, biz müslümanların nasıl dua etmesi gerektiğini bildirmiştir. Bu dualardan bazılarını yazar mısınız?
CEVAP
Bahsettiğiniz dualar çoktur. Birkaçı şöyle:
(Ya Rabbi, Sana ve Resulüne itaat etmemizi ve bildirdiklerinle amel etmemizi nasip eyle!)

(Ya Rabbi, faydasız ilimden, makbul olmayan ibadetten ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım.)

(Ya Rabbi, bildiğimiz-bilmediğimiz bütün iyilikleri ver, bildiğimiz-bilmediğimiz bütün kötülüklerden de koru!)

(Ya Rabbi, her işimizin sonunu güzel eyle, dünya sıkıntılarından ve ahiret azabından bizi koru!)

(Ya Rabbi, bizi sabreden ve şükredenlerden eyle!)

(Ya Rabbi, bizi dostlarına dost, düşmanlarına düşman olanlardan eyle!)

(Ya Rabbi, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten ve her çeşit hastalıktan sana sığınırım!)

(Ya Rabbi, işinde sebat eden, nimetine şükreden, ibadetini güzel yapan ve doğru konuşanlardan eyle!)

(Bedenime, kulağıma, gözüme sıhhat ver! Küfürden, fakirlik ve kabir azabından sana sığınırım.)

(Ya Rabbi, kusurlarımızı ört, korkulardan emin kıl ve borçlarımızı ödememizi nasip et!)

(Ya Rabbi, sıhhat, afiyet ve güzel ahlak ver! Kaza ve kaderine rıza gösterenlerden eyle!)

(Ya Rabbi, gece ve gündüz gelecek kötülüklerden, sıkıntılardan kötü arkadaştan ve kötü komşudan sana sığınırım.)

(Ya Rabbi, ölünceye kadar ibadet etmemizi, ömrümüzün hayırlı amellerle sona ermesini nasip et ve Cennetini ihsan eyle!)

(Ya Rabbi, zulmetmekten, zulme uğramaktan sana sığınırım.)

(Bize dünya ve ahirette iyilik, güzellik ver ve Cehennem azabından bizi koru!)
[Tergib]

Sual: Peygamberimizin en çok okuduğu dua hangisidir? Rabbena âtina duası nerelerde okunur?
CEVAP
Peygamber efendimiz, dünya ve ahiret için af ve afiyet isterdi. İmandan sonra afiyetten büyük nimet olmadığını bildirirdi. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Duanın efdali, dünya ve ahirette Rabbinden af ve afiyet istemektir. Affa ve afiyete kavuşan, dünya ve ahirette kurtuluşa ermiştir.)
[Tirmizi]

Peygamber efendimizin en çok okuduğu dua, Rabbena âtina duasıdır. Bir hadis-i şerif meali:
(Ey Adem oğlu, sen, Allahın azabına takat getiremezsin. Onun için, “Rabbena âtina fid-dünya haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kına azabennar” demelisin.)

Bu dua, Bekara suresinin 201. âyet-i kerimesidir. (Rabbimiz, bize dünyada ve ahirette iyilik, güzellik ver, bizi cehennem azabından koru) anlamındadır.

Bu dua genel olarak her zaman okunabilir. Kunut dualarını bilmeyen öğrenene kadar bu duayı okuyabilir. Cenaze namazında, ölü için okunan duayı bilmeyen bu duayı okuyabilir. Namazda salli bariklerden sonra dua okumak sünnettir. Bu duaların en meşhuru Rabbena âtina duasıdır

Peygamber Efendimizin Yaptığı Günlük Dualar

(Sabah-akşam 7 defa “Allahümme ecirnî minennâr” diyen cehennemden kurtulur.) (Ebu Davud) (Sabah-akşam, 3 defa, “Bismillâhillezî lâ yedurru maasmihi şeyün fil erdı velâ fissemâi ve hüvessemîul alîm” okuyan, büyücü ve zalimden emin olur.) [İ. Mâce] (Sabah 3 defa, “Eûzü billahis-semîil alîm-i mineşşeytânirracîm” dedikten sonra Besmele ile Haşr suresinin son üç ayetini okuyana, 70 bin melek, akşama kadar duâ eder. O gün ölürse şehit olur. Akşam okursa yine aynı şeylere kavuşur.) [Tirmizî]


(Şirkten korunmak için “Allahümme innî eûzübike min en-üşrike bike şey-en ve ene a’lemü ve estağfiruke li-mâ lâ a’lemü inneke ente allâmülguyûb” okuyun!) [İ. Ahmed]
(Sabah-akşam 7 defa “Hasbiyallahü lâ ilâhe illâ hu, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm” okuyanın dünya ve ahiret işine Allah kâfi gelir.) [Beyhekî]
“(Allahümme ma esbaha bî min ni’metin ev bi ehadin min halkıke, fe minke vahdeke lâ şerîke leke, felekel hamdü ve lekeşşükr” duâsını, gündüz okuyan o günün, akşam okuyan o gecenin şükrünü ifâ etmiş olur.) [Akşam “esbaha” yerine “emsâ” denir.]
(Sabah-akşam on defa, “Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ-şerîkeleh lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve alâ külli şeyin kadîr” okuyan kimse, kötülüklerden korunur.) [Nesâî]
(Bir kimse, sabah-akşam yüz defa “Sübhânallahi ve bihamdihi” derse, o gün ve o gece hiç kimse onun kadar sevap kazanamaz.) [Deylemî]
(Evden çıkarken “Bismillâhi, tevekkeltü alallahi, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” diyen, tehlikelerden korunur ve şeytan ondan uzaklaşır.) [Tirmizî]
(Lâ havle… okumak, doksandokuz derde devadır. Bunların en hafifi sıkıntıdan kurtulmaktır.) [Ebû Nuaym]
İmam-ı Rabbanî (ks) Hazretleri, din ve dünya zararlarından kurtulmak için her gün 500 defa “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” okurdu. Okumaya başlarken ve okuyunca yüzer defa Salevat getirirdi. (Tefsir-i Mazherî)]
(Hergün yüz defa salevat getiren, münafıklıktan ve cehennem ateşinden uzaklaşır ve kıyamette şehitlerle beraber olur.) [Taberânî]
(Günde 25 defa “Allahümme bâriklî fil mevt ve fî mâ ba’delmevt” okuyan şehit olarak ölür.) (Redd-ül Muhtar)
(Gece Âmenerrasulüyü okuyana, her şey için yeterlidir. Bu iki ayeti yatsıdan sonra okuyana, geceyi ibadetle geçirmiş sevabı verilir.) [Şir’a]
(Tebârekeyi okumadan yatma! Kabir azabını def eder. Her gece Tebâreke okuyan, Kadr gecesini ihya etmiş gibi sevaba kavuşur.) [Eyoğul İlmihâli]
(Eve girerken İhlas suresini okuyan, yoksulluk görmez.) [T. Kurtubî]
(Evden çıkarken Âyet-el kürsî okuyana, melekler, evine gelinceye kadar duâ eder.) [Eyoğul İlmihâli]
İstiğfâra devam etmek (İstiğfâra devam eden kimse, her sıkıntıdan kurtulur, ummadığı yerden rızıklanır.) [İbni Mâce]
[İstiğfâr olarak “Estağfirullah el azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûm ve etûbü ileyh” okumalıdır.
(Günde yüz kere “Lâ ilâhe illallah” diyen kimsenin, kıyamet gününde yüzü ay gibi parlar.) [Taberânî]
(Bir yere gelen, “Eûzü bikelimâtillahittammâti min şerri ma haleka” okursa, o yerden kalkıncaya kadar, ona hiçbir şey zarar veremez.) [Müslim]
(Sıkıntılı veya borçlu, bin kerre “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm” derse, Allahü teâlâ işini kolaylaştırır.) [Şir’a]
Seyyid Abdülhakim Efendi (ks) Hazretleri buyuruyor ki:
“Yatağa abdestli gir, Eûzü Besmele çek, sağ yanın üzerine kıbleye karşı yat, sağ avucunu sağ yanağının altına koy, Ayet-el-kürsî, 3 İhlas, bir Fatiha ve birer defa iki kul e’uzüden sonra 3 defa “Estağfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâhu” oku, sonuncusuna “el-hayyel kayyûme ve etûbü ileyh” ekle.
On defa da, “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” oku, sonuncusuna “-hil aliyyil azîm ellezîlâ ilâhe illâhu” ilave et! (Ey Oğul İlmihali)
Uykudan uyanınca, “Allahümmağfirlî” demek çok sevaptır.
Yatağa girince 3 defa “Estağfirullah el azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûm ve etûbü ileyh okuyan kimsenin günahları, deniz köpüğü kadar pek çok olsa da, affolur. [Tirmizî]
Her gece yatarken yüz defa, “Sübhânallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber” okuyan kimse, kendini hesaba çekmiş sayılır.

     MÜSLÜM DEN  ADAK BAHSİ

26- ADAK BAHSİ. 2

1- Adağın Ödenmesini Emir Babı. 2

2- Nezir Yapmaktan Nehi ve Nezrin Bir Şeyi Geri Çevirmemesi Babı. 2

3- Allah'a Ma'sıyet İçin Yapılan Nezirle Kulun Elinde Olmayan Bir Şeye Yapılan Nezrin Îfası Gerekmediği Babı. 4

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :. 5

4- Ka'ne'ye Yürüyerek Gitmeyi Nezreden Kimse Babı. 5

5- Nezir Keffareti Babı. 6


26- ADAK BAHSİ

 

1- Adağın Ödenmesini Emir Babı

 

1- (1638) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî ite Muhammed b. Rumh b. Muhacir rivayet ettiler.  (Dediler ki) : Bize Leys haber verdi. H.

Bize Kuteybe b. Saîd de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Leys, İbni Şi-hâb'dan, o da Ubeydullah b. Abdillâlı'dan, o da İbni Abbâs'dan naklen rivayette bulundu ki, şöyle demiş:

Sa'd b. Ubade Resulü İlah (Sallallahü Aleyhi veSellemJ'den, annesinin borcu olan bir adak hakkında fetva istedi. Annesi bunu Ödeyemeden öl­müş. Resûlüllah (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) :

«Onun namına onu sen ödeyİver!» buyurdular.

 

(...) Bize yine Yahya b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Ben Mâlik'e okudum. H.

Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Amru'n-Nâkıd ve İshâk b. İbrahim de İbni Uyeyne'den rivayet ettiler. H.

Bana Harmele b. Yahya dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Vehb haber verdi. (Dedi ki) : Bana Yûnus haber verdi. H.

Bize İshâk b. İbrahim ile Abd b. Humeyd de rivayet etti. (Dediler ki) : Bize Abdürrezzâk haber verdi. (Dedi ki) : Bize Ma'mer haber ver­di. H.

Bize Osman b. Ebî Şeybe dahî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abde b. Süleyman, Hişâm b. Urve'den, o da Bekir b. Vâil'den naklen rivayet etti.

Bu râvilerin hepsi Zührî'den, .Leys'in isnâdiyle, onun hadîsi mânâ­sında rivayette bulunmuşlardır.

Bu hadîsi Buhârî ile Nesâî «Vasâyâ» bahsinde tahrîc et­mişlerdir.

Nezir yâni adak: Bir kimsenin ibâdet veya sadaka gibi bir şeyi te­berru' cihetiyle kendisine borç kılmasıdır. Nezir meşru' bir ibâdettir. İbâ­det olması namaz, oruç ve sadaka gibi bir şeyle yapıldığı içindir. Meşru' olması da yapılan nezirlerin ödenmesi babında âyet ve hadîsler vârid ol­duğundandır. Teâlâ Hazretleri:

Nezirlerini ödesinler!» [1] buyurmuştur. Bu bâbta birçok hadîsler ve icma-ı ümmet de vardır. O hadîslerden biri de buradaki Sa'd b. Ubâde (Radiyaltahu anh) hadîsidir.

Hz. Sa'dın annesi Amra binti Mes'ûd 'dur. Amra binti Sa'd b. Kays 'dır diyenler de olmuştur. Bu kadın müs-fümanlığı kabul ile Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e bey'at etmiş ve hicretin ellinci yılında Resulü Ekrem (Sallaîlahü Aleyhi ve Settem) Dû-metü'l-Cendel gazasında iken vefat etmiş; oğlu Sa'd Radiyaüahu anh) yanmda imiş. Peygamber (Salialiahü Aleyhi ve Sellem)Eten. dimiz onun cenaze namazım kabrinin üzerine kılmış.

Amra (Radiyaüahu anh) 'nın ne adadığını bildiren eserler muhte­liftir. Bazıları köle âzâdı olduğunu, bir takımları oruç, diğerleri sadaka adadığını göstermektedir. Kaadî Iyâz: «İhtimâl ki bu adak, hadîslerde beyan edilen şeylerden hiç biri değildir.» diyor.

Bu hadîsin şerhinde Nevevî şunları söylemiştir: «Nezrin sa-hîh olduğuna ve iltizâm edilen şey taat ise onu ifânın vâcib olduğuna bü­tün müslümanlar ittifak etmişlerdir. Ma'sıyet yahut pazara girmek* gibi mubah bir şey ise o kimsenin nezri mün'akid olmaz; bizim mezhebe gö­re ona keffâret de lâzım gelmez. Cumhûr-u ulemânın kavli de budur. İmam Ahmed'Ie bir takım ulema keffaretin lüzumuna kail olmuş­lardır. Peygamber (SaHallahü Aleyhi ve Sellem)'in :

«Onun namına o nezri öde!» buyurması, Ölen kimsenin borcu olan hakların ödenmesi icâbettiğine delildir. Bu hakların mâlî olanları bilit-tifak Ödenir. Bedenî ibâdetler hakkında hilaf vardır. Biz o hilafı bu ki­tabın muhtelif yerlerinde arzettik.

Sonra îmam Şafiî ile bir taifenin mezheplerine göre ölen kimsenin borcu olan zekât, keffâret ve nezir gibi mâlî haklar vasiyyeti olsun olmasın insan borcu gibi ödenir. îmam Mâlik, Ebû Hanîfe ve bunların arkadaşları: Bunlardan hiç bir şey ödemek îcâb etmez; meğer ki, vasiyyet etmiş ola! demişlerdir. Vasiyyet edilmeyen zekât hakkında  Mâ1ikiyye  uleması arasında hilaf vardır.»

Cumhura göre ölen kimsenin borcu olan nezir mâlî şeylerden değil­se mirasçısına onu ödemek lâzım gelmediği gibi, nezir mâlî olup ölen şa­hıs geride mal bırakmamişsa yine Ödemesi îcâb etmez, fakat müstehab olur.

Zahirîler buradaki Sa'd (Raâiyallaku anh) hadîsiyle istid-îâl oderek ödemesi lâzım geldiğine kail olmuşlardır. Halbuki bu hadîs­te Hz. Sa'd'a annesinin borcunun ilzam suretiyle ödettirildiğine dair bir sarahat yoktur. İhtimâl annesinin terikesinden ödemiş, yahut kendi malından teberru' etmiştir. Cumhurun delili: Mirasçının ödemeyi ilti­zâm etmemiş olmasıdır. İltizâm etmedikçe ödemesi lâzım gelmez.

 

2- Nezir Yapmaktan Nehi ve Nezrin Bir Şeyi Geri Çevirmemesi Babı

 

2- (163») Bana Züheyr b. Harb ile İshâk b. İbrahim rivayet etti­ler. İshâk (Bize haber verdi) tâbirim kullandı. Züheyr: Bize Cerîr, Mansur'dan, o da Abdullah b. Mürra'dan, o da Abdullah b. Ömer'den naklen rivayette bulundu; dedi. Abdullah şöyle demiş :

Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün bizi adak adamaktan neb yetmeğe başladı ve :

«O hiç bir şeyi geri çevirmez; onunla sâdece cimri (nin elin) den (mal) çıkarılır.»   buyuruyordu.

 

3- (...) Bize Muhammed b. Yahya rivayet etti. (Dedi ki) :, Bize Yezîd b. Ebî Hakim, Sitfyân'dan, o da Abdullah b. Dinar'dan, o da İbni Ömer'den, o da Peygamber (SaliaUahü Aleyhi ve Sellem)1den naklen riva­yette bulundu ki:

«Nezir, bir şeyi ne (vaktinden) önceye aldırır; ne de sonraya bırak­tırır. Onunla sadece bahîl (in elin) den (mal) çıkarılır.»  buyurmuşlar.

 

4- (...) Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Gunder, Şu'be'den rivayet etti. H.

Bize Muhammed b. El-Müsennâ İle İbni Beşşâr da rivayet ettiler. Lâfız tbni'l-Müsennâ'mndır. (Dedi ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer riva­yet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be, Mansûr'dan, o da Abdullah b. Mürra'dan, o da İbni Ömer'den, o da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)*den nak­len rivayette bulundu ki: Nezri yasak etmiş ve:

«Şüphesiz ki, o bir hayır getirmez; onunla sâdece bahîl (in elin) den /mal) çıkarılır.»   buyurmuşlar.

 

(...) Bana Muhammed b. Kâfide rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yahya b. Adem rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Mufaddal rivayet etti. H.

Bize Muhammed b, EI-Müsennâ ile İbni Beşşâr dahî rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Abdurrahmân, Süfyân'dan ve her iki râvi Mansûr'dan bu isnâdla Cerîr'in hadîsi gibi rivayette bulundular.

 

5- (1640) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize A1 -dülazîz yâni Derâverdî, Alâ'dan, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayette bulundu ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

«Nezretmeyin, çünkü nezir kaderden hiç bir şeye fayda etmez; onun­la sâdece bahîl (in elin) den (ma!) çıkarılır.»   buyurmuşlar.

 

6- (...) Bize Muhammed b. El-Müseıına ile İbni Beşşâr da rivayet ettiler- (Dediler ki) : Bize Muhammed b. Ca'fer

rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Şu'be rivayet etti. (Dedi ki) : Ben Alâ'yı. babasmdan, o da Ebû Hü­reyre'den, o da Peygamber (SalîallahüA leyhi ve Sellem) 'den naklen rivayet ederken dinledim ki, Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) nezri yasak et­miş ve:

«Şüphesiz ki, o kaderden bir şey geri döndüremez; onunla sadece bahîl (in elin) den (mal) çıkarılır.»  buyurmuşlar.

 

7- (...) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybe b. Saîd ve Alî b. Hucr rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize İsmaîl yâni tbni Ca'fer, Amr'dan —bu zât İbni Ebî Amr'dır— o da Abdurrahmân El-A'rac'dan, o da Ebû Hü. reyre'den naklen rivayet etti ki, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seüem):

«Nezir Âdem oğluna Atlah'rn takdir etmediği bir şeyi yaklaştırmaz; lâkin nezir (bâzan) kadere muvafık düşer de bu sayede bahîl (İn elin) den, çıkarmak istemediği (malı) çıkarılır.»  buyurmuşlar.

 

(...) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya'kûb yâni îbni Abdirrahmân EI-Kaarî ile Abdülâzîz yâni Derâverdî rivayet ettiler.

Bunların ikisi de Amr b. Ebî Amr'dan bu isnâdla bu hadîsin mis­lini rivayet etmişlerdir.

Bu rivayetleri Buhâri «Kader» ve «Eymân ve'n-Nüzûr* bahis­lerinde; Ebû Dâvûd ile Nesâî «Nüzûr»de; îbni Mâce «Keffârât»da muhtelif râvilerden tahrîc etmişlerdir.

îbni Ömer hadîsinde mahzûf cümleler vardır. Bu hadîsi tam olarak Hâkim île smâîlî, Saîd b. El-Hars E1 Ensârî'den rivayet etmişlerdir ki, meâlen şöyledir: Saîd b. El-Hars   şunları söylemiş:

«îbni Ömer'in yanında idim. Derken 'ona Amr b. Kâb oğullarından Mes'ud b. Amr gelerek: Yâ Ebâ Abdirrahmân [2], benim oğlum İran'da Ömer b. beydillâh b. Ma'nıer ile beraber bulunuyordu. Orada şiddetli veba ve taun hastalıkları zuhur etmiş. Bunun üzerine eğer Allah oğlu­mu sağ bırakırsa Beytullah'a yürüyerek gitmesini boynuma borç ettim. Derken çocuk hasta olarak çıkageldi; sonra öldü. Ne buyurursun? dedi. îbni Ömer: (Müslümanlar) nezirden nehyedilmediler mi?

Peygamber (SallalIahÜ Aleyhi ve Setlem):

«Nezir ne bir şeyi (vaktinden) önceye aldırır; ne de sonraya bırak­tı rrr. Onunla sâdece bahîl (in elin) den (mal) çıkarılır; buyurdular, sen nez­rini İfâ et, dedi. Mes'ûd: Yâ Ebâ Abdi11âh; ben ancak oğlumun yürüme­sini nezrettim; dedi ise de îbni Ömer: Nezrini Öde! ihtarında bulundu.»

Saîd b. El-Hars suâl sahibini Saîd b. El-Müseyyeb'e göndererek meseleyi ona da sordurmuş. O da : «Oğlunun yerine sen yürü!» cevâbını vermiş.

Görülüyor ki, nezrin mukaddesata hiç bir te'siri yoktur." «Hastam iyileşirse kurban keseceğim» yahut -Oğlum askerden gelirse üç gün oruç tutacağım» diyerek adakta bulunmanın ne hastalığın düzelmesinde bir te'sîri yardır, ne de askerin dönmesinde. Ancak bazen mukadderat adak sahibinin arzusuna muvafık şekilde tecellî eder de nezrini ödemesi lâzım gelir. İşte bu rivâyetlerdeki «Onunla sâdece cimrinin elinden mal çıka­rılır.» ifadesiyle buna işaret edilmiştir. Çünkü cimri insan kolay kolay sadaka veremez. O sadakası mukabilinde bir karşılık görmelidir ki, ma­lına kıyabilsin. Hastası düzelirse sadaka adadığı için düzeldi sanır. Hal­buki onun adağının takdîr-i İlâhîye bir tesîri yoktur. O iş zâten öyle olacaktır; çünkü öyle takdir olunmuştur.

Hadîsin bu cümlesi nezri îia etmenin vâcib olduğuna delildir. Nezir yapmanın hem men'edilmesi hem de istek hâsıl olduğunda adağın yeri­ne getirilmesinin vâcib oluşu müşkilâttan sayılmıştır. Bâzıları bu müş-kili hail için şunları söylemişlerdir: «Yasak edilen nezir, kaderi değişti­rir i'tikadiyle yapılandır. Adakla istenen şeylerin ekseriya meydana gel­diğini gören nice insanlar nezrin kaderi değiştirdiğine inanırlar. İşte ne­zir bunun için yasak edilmiştir. Ama bir kimse faydanın, zararın ancak Allah Teâlâ'dan geldiğine inanarak nezrin bir vesile ve sebep kabilinden olduğunu bilirse o nezri ilâ etmek taat olur; böyle nezir yasak değildir.» Hadîsin siyakı bu tefsire uygundur.

 

3- Allah'a Ma'sıyet İçin Yapılan Nezirle Kulun Elinde Olmayan Bir Şeye Yapılan Nezrin Îfası Gerekmediği Babı

 

8- (1641) Bana Züheyr b. Harb ile Alî b. Hucr Es-SaJdî rivayet ettiler. Lâfız Züheyr'indir. (Dediler ki) : Bize İsmail b. İbrahim rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Eyyûb, Ebû Kılâbe'den, o da Ebu'l-Mühelleb'den, o da Imrân b. Husayn'dan naklen rivayette bulundu. Şöyle demiş:

Sakîf (kabilesi) Benî Ukayl'in müttefiki idiler. Derken Sakîf Re-sûlvdlabfSalUıllahü Aleyhi ve Seileın) 'in ashabından iki kişiyi esîr ettiler. Re-sûlüllah (Saltallahü Aleyhi ve SellemY'ın ashabı Benî Ukayl'den bir kişi esîr ettiler; onunla birlikte Adbâ' (ismindeki deve) yi de aldılar. Adam pran­gada olduğu halde Resûlültah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun üzerine gel­di. (Adam) :

  Yâ Muhammedi diye seslendi.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun yanına gelerek: «Ne isliyorsun?»  diye sordu. Adam:

  Beni niçin aldm? Ve hacıları geçen   (devey)  i niçin aldın? dedi. (Resûîüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) meseleyi büyültmek için) : «Seni müttefiklerin olan Sakîfin cinayetinden dolayı aldım!   cevâbını

verdi. Sonra ondan ayrılıp gitti. Adam  (tekrar)  ona seslenerek:

  Yâ Muhammed, yâ Muhammedi dedi. Resûîüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) merhametli ve nezaketli idi. Bu sebeple ona dönerek:

«Ne istiyorsun?» diye sordu. (Adam) :

  Ben  müstümanım, dedi. Resûîüllah (SaUallohii A leyhi ve Sellem) : «Eğer bu sözü kendi umuruna mâlik iken söylemiş olsaydın tamamiyle kurtulurdun! cevâbını verdi. Sonra çekildi gitti. (Adam tekrar) kendilerine seslenerek:

  Yâ Muhammet)! Yâ Muhammedi dedi.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi' ve Sellem) yine yanına gelerek: «Ne istiyorsun?»  diye sordu. (Adam) :

  Ben açım, beni doyur; susuzum, beni sula! dedi. ResûlüIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Senin hacetin bu mu?» dedi. Sonra (bu adam) o iki kişiye fidye yapıldı.

Imrân b. Husayn sözüne şöyle devam etmiş:

Ensârdan da bit kadın esir edildi; Adbâ dahî ele geçirildi. Kadın prangada idi. Halk develerini evlerinin önünde eğreklendiriyorlardi. Der­ken bir akşam bu kadın bağdan boşanarak develerin yanına geldi. Ka­dın bir deveye yaklaştı mı hayvan bÖğürüyordu. Nihayet Adbâ'ın yanı­na vardı. Fakat o böğürmedi; hem de pişkin bir deve idi... Hemen arka tarafına oturdu. Sonra hayvanı sürerek yola revan oldu.

Kadını (n kaçtığını) hissederek aradılar taradılar fakat kadın onla­rı âciz bıraktı. Bir de eğer Allah kendisini kurtarırsa bu deveyi boğaz­lamayı Allah için nezretti. Medine'ye gelince halk kendisini görerek: İş­te Adbâ' ResûlüIIah (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) in devesi!., dediler. Kadın, eğer Allak kendisini bu devenin üzerinde kurtarırsa onu mutlaka boğaz­lamayı nezrettiğini söyledi. Bunun üzerine ResûlüIIah {Sallallahü Aleyhi veSellem)'e gelerek meseleyi kendisine anlattıklarında:

«Sübhânâllah! Onu ne kötü cezalandırmış!.. Eğer Allah kendisini bu­nun üzerinde kurtarırsa onu mutlaka  boğazlamayı nezretmiş!..

Günaha girmek için yapılan nezirle kulun elinde olmayan bir şeye yapılan nezrin îfâsı yoktur.»   buyurdular.

İbni Hucr'un rivayetinde : «Allah'a ısyân etmek için nezir olmaz!» denilmiştir.

 

(...) Bize  Ebu'r-Rabî'  El-Ateki  rivayet  etti.   (Dedi   ki) :  Bize  Ham-mâd yâni İbni Zeyd rivayet etti. H.

Bize İshâk b. İbrahim ile İbni Ebî Ömer, Abdülvehhâb Es-Sekafi'-den rivayet ettiler. Her iki râvi Eyyûb'dan bu isnâdla bu hadîsin ben­zerini rivayet etmişlerdir.

Hammad'ın hadîsinde : «Dedi ki : Adbâ' Benî Ukayl'den bir adamın idi. Hacıları geçenlerdendi.» ibaresi vardır. Yine onun hadîsinde: «Kadın ta'lîm terbiye görmüş bir devenin üzerinde geliverdi.» denilmiştir.

Sekafî'nin hadîsinde: «Bu hayvan ta'lîmli bir deve idi.» cümlesi vardır.

Adbâ': Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem) Efendimizin devesidir. Bu hayvan gayet iyi cinsten olup önüne geçilmeyecek derecede sür'atli giderdi. «Hacıları geçen» ta'bîrinden murad da budur. Vaktiyle Benî Ukayl kabilesinden birinin malı imiş. Sonraları Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem)'e intikal etmiştir.

Kitabımızın «Hacc» bahsinde de görüldüğü vecihle Besûlüllah (Saliallahü Aleyhi ve Seilem)'in Adbâ', Kasvâ' ve Ced'â' nâmlarında develeri vardı. Bunların üç ayrı deve mi yoksa bir devenin üç muhtelif adı mı olduğu ihtilaflıdır.

«Ben müslümanım» diyen esîre Peygamber (Saliallahü Aleyhi ve Sellem):

«Bu sözü kendi umuruna malik iken söylemiş olsaydın tamamiyle kur­tulurdun.» diye mukabelede bulunmuştur. Bu sözden murâd: Esîr edil­mezden evvel müslüman olsaydın İslâmiyet sayesinde kendin esîr olmak­tan kurtulur, malın da ganimet olarak alınmazdı. Esîr edildikten sonra müslüman olduğuna göre seni öldürüp öldürmemek muhayyerliği orta­dan kalkar; köle yapmakla rıdye almak arasındaki muhayyerlik kalır, demektir.

Ensârdan esîr' edilen kadın Hz. Ebû Zerr (Radiyallahü anha) m karışıdır.

 

Bu Hadisten Çıkarılan Hükümler :

 

1- îslâmda fidye caizdir. Bir esîrin müslüman olması ganimet sa­hiplerinin onun üzerindeki hakkını ıskat etmez. Fakat esîr edilmezden önce müslüman olursa ganimet malı olmaktan kurtulur.

2- «Günaha girmek için yapılan nezrin îfâsı yoktur...» cümlesi şa­rap içmek gibi bir günahı işlemek için  yapılan nezrin  bâtıl  olduğuna böyle bir sözden dolayı yemîn keffareti veya başka bir şey lâzım gelme­yeceğine delildir.   Ebû   Hanîfe, Mâlik,  Şafiî,  Dâvûd-u  Zahirî   ve cumhûr-u ulemânın mezhepleri budur. îmam Ahmed , Hz. Âişe (Radiyallahü anha)'dan rivayet edilen bir hadîsle istidlal ederek yemîn keffâreti lâzım geldiğine kail ol­muştur. Mezkûr hadîste:

«Allah'a isyan için nezir olma*; onun keffâreti yemin keffâretidir.»

buyurulmakta ise de bu hadîs bütün hadîs imamlarının ittifâkiyle za­yıftır. Babımız hadîsindeki:

«Kulun elinde olmayan bir şeye yapılan nezrin ifâsı yoktur.» cümle­si, nezri, kendi milki olmayan bir şeye izafe etmesi hâline hamledilmiş-tir. Meselâ : «Hastam düzelirse filânın kölesini âzâd etmek boynuma borç olsun» yahut «Filânın elbisesini tesadduk etmek borcum olsun!» gibi söz­lerle yapılan nezirler bu kabildendir. Fakat henüz milkinde olmayan bir şeyi iltizam eder de meselâ: «Hastam iyileşirse bir köle âzâd etmek bor­cum olsun!» derse o anda köleye sâhib olmadığı halde nezri şahindir.

3- Zarurette kadının yalnız başına da yola çıkabileceğine bu ha­dîsle istidlal edilmiştir. Dâr-ı harpten İslâm diyarına, hicret zaruret se­feri olduğu gibi, kendisine kötülük teklif edilen kadının o yerden gitmesi de öyledir.

4- İmam   Şafiî ile ulemadan bazıları bu hadîsle istidlal ede­rek kâfirlerin ganimet olarak aldıkları müslüman malının onların milki olamayacağını söylemişlerdir. îmam   Âzam'la diğer bir takım ule­mâya göre ise kafirler müslüman malını ganimet olarak alır da kendi memleketlerine götürürlerse o mala sahip olurlar.

 

4- Ka'ne'ye Yürüyerek Gitmeyi Nezreden Kimse Babı

 

9- (1642) Bize Yahya b. Yahya Et-Temîmî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezîd b. Zürey', Humeyd'den, o da Sâbit'den, o da Enes'den naklen haber verdi. H.

Bize İbni Ebî Ömer de rivayet etti. Bu lâfız onundur.     (Dedi ki) :

Bize Mervân b. Muâviye El-Fezârî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Humeyd rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Sabit, Enes'den naklen rivayet etti ki, Pey­gamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem), iki oğlunun arasında götürülen bir ih­tiyar görerek:

«Buna ne olmuş?» diye sormuş. — Yürümeyi nezretmiş, demişler. Resûlüllah (SallaUuhii Aleyhi ve Sillem) :

«Şüphesiz ki Allah bu adamın kendini azâb etmesinden müstağnidir.» buyurmuş ve (hayvana) binmesini emretmiş.

 

10- (1643) Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteyhe ve İbni Hucr rivayet ettiler. (Dediler ki) : Bize îsmâîl yâni îbni Ca'fer, Amr'dan —ki İbni Ebî Amr'dır— o da Abdurrahmân EI-A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayette bulundu ki, Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Seliem) iki oğ­lunun arasmda onlara dayanarak giden bir ihtiyara yetişerek:

«Buna ne oldu?»  diye sormuş. Oğulları:

— Yâ Resûlâllah, nezri vardı, cevabını vermişler. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

«Bin ey ihtiyar! Zira Allah senden ve nezrinden ganîdir.»  buyurmuş. Lâfız Kuteybe ile İbni Hucr'undur.

 

(...) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülâzîz yâni Derâverdî, Amr b. Ebî Amr'dan bu isnâdla bu hadîsin mislini ri­vayet etti.

Bu hadîsi Buhârî «Cezâü's-Sayd» bahsinde; Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâî «Eymân ve Nüzûr»da tahrîc etmiş­lerdir.

Oğullarının arasında onlara dayanarak güç halle yürüyebilen zâtın ismi bazılarına göre Kays'tır. Bir takımlar Kayser olduğunu söylemişlerdir. Künyesi Ebû İsrail 'dir.

Zahirîler bu hadîsle istidlal ederek: «Yürümekten âciz kalan kimseye hedy kurbanı lâzım değildir.» demişlerdir. Sair fukahâdan üç kavil rivayet edilir.

1- Hz. Alî ve Abdullah b. Ömer (Radiyallaiıu anh) dan rivayet olunan bir kavle göre Kâbe'ye yürüyerek gitmeyi nezre-den bir kimse bundan âciz kalırsa yürüyebildiği kadar yürür; yürüyemez oldu mu binek gider; ve bir koyun kurban eder  Atâ, Hasan-ı Basrî  İmam Âzam- ve   İmam   Şafiî buna kail olmuş­lardır.   İmam   Âzam'a göre âciz kalmadan hayvana binenin hük­mü de budur; yalnız yemininden döndüğü için keffaret verir.

2- İkinci kavle göre âciz kalan kimse geri döner; sonra tekrar hacceder; ve binek gittiği yeri yürür; buna hedy lâzım değildir. Bu kavil İbni   Ömer,   İbni   Abbâs,   İbni   Zübeyr ,ile. İb­rahim   Nehaî   ve   İbni   Cübeyr 'den rivayet olunmuştur.

3- Üçüncü kavle göre geri döner; binek gittiği yeri yürür; hedy kurbanı lâzımdır.   İbni  »Abbâs   ile   Nehaî 'nin birer kavli de bu olduğu gibi   Saîd   b.   El-Müseyyeb   ile   İmam   Mâ1ik dahî buna kail olmuşlardır.

 

11- (1644) Bize Zekeriyyâ b. Yahya b. Salih El-Mısrî rivayet etti. (Dedi ki) : Bize El-Mufaddal yâni İbni Fadâle rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Abdullah b. Ayyaş, Yezîd b. Ebî Habîb'den, o da Ebu'l-Hayr'dan, o da Ukbe b. Âmir'den naklen rivayet etti, ki şöyle demiş:

Kız kardeşim yalın ayak Beytullah'a yürümeyi adadı. Bana da bu meseleyi onun nâmına Resûuİlah(SaUaUahü Aleyhi ve Seltem) 'e danışmamı emretti. Ben de danıştım:

«Hem yürüsün, hem bin»in!» buyurdular.

 

12- (...) Bana Muhammed b. Râfi' de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize /Vbdiirrazzâk rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc haber verdi. (De­di ki) : Bize Saîd b. Ebi Eyyûb haber verdi. Ona da Yezîd b. Ebî Habîb haber vermiş. Ona da Ukbe b. Amir El-Cühenî'den naklen Ebu'1-Hayr rivayet etmiş ki, Ukbe: «Kız kardeşim nezretti...» diyerek Mufaddal'in hadîsi gibi .rivayette bulunmuş; yalnız hadîste «yalın ayak» kaydını zik-retmemiş; «Ebu'1-Hayr Ukbe'den ayrılmazdı.» cümlesini ziyade etmiştir.

 

(...) Bana bu hadîsi Muhammed b. Hatim ile İbni Ebî Halef de ri­vayet ettiler. (Dediler ki) : Bize Ravh b. Ubâde rivayet etti. (Dedi ki) : Bize İbni Cüreyc rivayet etti. (Dedi ki) : Bana Yahya b. Eyyûb haber verdi. Ona da Yezîd b. Habîb bu isnâdla Abdurrazzâk hadîsi gibi ihbar­da bulunmuş.

Bu hadîsi Buhârî «CezâüVSayd» ve «Nüzûr» bahislerinde; Ebû   Dâvûd    «Nüzûr»da tahrîc etmişlerdir.

Nezri yapan.kadın Hz. Ukbe 'nirr kız kardeşi Ümmü Hib-bân^binti Âmir 'dir. Bir rivayette bu kadının şişman olduğu, bu sebeple yürümek kendisine güç geldiği bildirilmiştir. Hadîsi muhte­lif rivayetleri vardır. Bunlardan birinde:

«Ona emret de baş örtüsünü sarınsın, vasıtaya binsin ve üç gün oruç tutsun.» buyurulmuştur. Halbuki:

Yukarıdaki Enes ve Ebû Hüreyre (Radiyallahuanh) rivayetlerinde ihtiyara doğrudan doğruya hayvana binmesi emrolunuyor, bir şey istenmiyordu. Bu bâbta Nevevî şunları söylemiştir: «Birin­ci hadîs yürümekten âciz olanlara hamledilmiştir. Böylesi vasıtaya bine­bilir; ama kurban kesmesi îcâbeder. Ukbe 'nin kız kardeşi hadîsin gelince: Onun mânâsı, yürümeye kudreti olduğu zaman yürüsün, yürüyemediği yahut çok yorulduğu zaman vâsıtaya binsin. Bunun da hay­van kesmesi îcabeder; demektir.

Bu söylediğimiz her iki surette de hayvan kesmesi İmam Şa­fiî 'nin râcıh olan kavlidir. Ulemâdan bir cemaat da buna kaildir. Şâfiî'nin ikinci kavline göre ihtiyara hayvan kesmek vâcîb değil, mus-tehaptır. Yalın ayak yürüme meselesinde mutlaka yalın ayak bulunması şart değildir; ayakkabı da giyebilir. Ukbe'nin kız kardeşi hadîsinin «Süneni Ebî Dâvûd»daki rivayetinde kadının âciz kaldığı için hayvana bindiği bildirilmiştir...»

 

5- Nezir Keffareti Babı

 

13- (1645) Bana Hârûn b. Saîd EI-Eylî ile Yûnus. b. Abdilâlâ ve Ahmed b. îsâ rivayet ettiler. Yûnus (Bize haber verdi) tâbirini kullan­dı. Ötekiler: Bize İbni Vehb rivayet etti, dediler. (Demiş ki) : Bana Amr b. El-Hâris, Kâ'b b. Alkame'den, o da Abdurrahmân b. Şumâse'den, o da Ebu'l-Hayr'dan, o da Ukbe b. Amir'den, o da Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)rden naklen haber verdi ki ;

Nezir keffâreti, yemîn keffârefidir.» buyurmuşlar.

Nevevî'nin beyânına göre ulemâ bu hadîsten ne murâd edildiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Şâfiî1er'ce nezr-i lecâc kasdedilmiştir.

Nezr-i lecâc: İnâd ye ısrar nezri demektir. Meselâ: Birisiyle konuş­mak istemeyen kimsenin: «Filânla konuşursam üzerime hacc farzolsun» demesi bu kabildendir. Konuştuğu takdirde nezrini yapmakla yemîn kef­areti vermek arasında muhayyer olur.

Hanefîler 'den İmara Âzam'in son kavline göre bir kim­se nezri, olmasını istemediği bir şarta bağlarsa ona bir yemîn keffâreti kâfidir. Nezrettiği şeyi yapmakla dahî borcunu ödemiş olur. Meselâ: «Fi­lân adamla konuşursam bir sene oruç tutmak borcum olsun!» diyen kimse isterse bir yemîn keffâreti verir; dilerse orucu tutar. Fakat olmasını dilediği bir şarta bağlar, meselâ: «Hastam düzelirse bir sene oruç bor­cum olsun» derse mutlaka nezrini îfası gerekir. İmam Muhammed'in kavli de budur. Umumi belvâ dolayısiyle bâzı Hanefiyye ulemâsı bununla fetva vermişlerdir.

Ulemânın ekserisi bu hadîsi mutlak nezir mânâsına almışlardır. İmam Ahmed'le Şâfiîler 'den bazıları ma'sıyeti nezir mânâ­sına hamletmişlerdir. Şarap içmeyi adamak bu kabildendir.

Fukaha ve hadîs imamlarından bir cemaate göre ise bu hadîs bütün adak nevilerine şamildir. Onlarca bir kimse nezrin hangi nev'ini yapar­sa yapsın yemîn keffâreti vermekle nezrini îfâ arsında muhayyerdir.



[1] Sure-i Bakara: 275

[2] îbni Ömer'in kün
MUVATTA

22. ADAKLAR VE YEMİNLER KİTABI. 1

1. Yürümeyi Adamanın Gereği 1

2. Beytullaha Kadar Yürümeyi Adamak. 2

3. Kabe'ye Kadar Yürümeye Yemin Etmek. 3

4. Allaha İsyan Olan Hususlarda Adağın Caiz Olmayışı 3

5. Yemin-i Lağv: 4

6. Kefareti Gerektirmeyen Yeminler. 4

7. Kefareti Gerektiren Yeminler. 5

8. Yemin Kefaretinin Ödenişi 5

9. Yeminle İlgili Muhtelif Rivayetler. 6

 

 

22. ADAKLAR VE YEMİNLER KİTABI

 

1. Yürümeyi Adamanın Gereği

 

1. Abdullah b. Abbas'dan: Sa'd b. Ubade, Resûlullah (s.a.v.)'tan fetva isteyerek;

«— Annem nezir borcu varken vefat etti, adağını yerine geti­remedi.» dedi. Resûlullah (s.a.v.) da;

*— Öyleyse onun yerine adağını sen yerine getir»» buyur­du.[1]

 

2. Abdullah b. Ebî Bekr halasından, o da ninesinden nakledi­yor: Ninesi Mescid-i Küba'ya kadar yürümeyi adamıştı. Adağını yerine getiremeden vefat etti. Bunun üzerine Abdullah b. Abbas, kızına onun yerine yürümesine dair fetva verdi.

imam Malik'ten: Hiç kimse bir başkasının yerine yürüyemez.[2]

 

3. Abdullah b. Ebî Habibe'den: Henüz gençtim. Bir adama:

«— Beytullah'a kadar yürüyeceğim, desem de Beytullah'a ka­dar yürümek bana nezir olsun demesem ne lâzım gelir?» diye sor­dum. Adamın biri de bana elindeki küçük bir salatalığı göstererek:

«— Beytullah'a kadar yürüyeceğim dersen bunu sana verece­ğim» dedi. Ben de:

«— Evet, Beytullah'a kadar yürüyeceğim» dedim. Henüz o za­manlar gençtim. Biraz bekledikten sonra durumu anladım. Bana:

«—Yürümen lâzım» denildi. Ben hemen Said b. Müseyyeb'e gele­rek durumu arzettim, o da bana:

.   «—Yürümen lâzım.» deyince, ben de yürüdüm.

îmam Malik der ki: Bu konuda durum biz Medine'liler ara­sında da aynıdır.[3]

 

2. Beytullaha Kadar Yürümeyi Adamak

 

4. Urve b. Uzeyne el-Leysi'den: Ninemle evden dışarı çıktık. Beytullah'a kadar yürümeyi nezretmişti. Bir süre yürüdükten sonra kesildi. Hemen azatlısını durumu sorması için Abdullah b. Ömer'e gönderdi. Birlikte yola çıktık. Abdullah b. Ömer'e durumu sordu. Abdullah:

«— Ona söyle, bir bineğe binsin. Bilahare kesildiği yerden yürür» dedi.[4]

tmam Malik de der ki: Yukarıda belirtildiği gibi yapması ge­rekir, ayrıca bir de kurban keser.

Yine İmam Malik'e, Said b. Müseyyeb'in ve Ebû Seleme b. Abdurrahman'ın da Abdullah b. Ömer'in söylediği gibi söyledikle­ri nakledilmiştir.[5]

 

5. Yahya b. Said'den: Yürümeyi nezretmiştim, aniden bir ağrı geldi. Hemen bir bineğe bindim, Mekke'ye kadar geldim, Ata b. Ebî Rebah'a ve diğerlerine danıştım, dediler ki:

«— Kabe'ye bir kurban göndermen lâzım.» Medine'ye geldim. Durumu bir de oradaki âlimlere sordum. Ağn girdiği için yürüye-mediğim yerden itibaren tekrar yürümemi söylediler. Ben de yü­rüdüm.

imam Malik'ten: Beytullah'a kadar yürümeyi kendime ada­dım, diyen bir kimse için de durum biz Medineliler arasında yu­karda beyan edilen gibidir. Şayet o yürüyemezse bir bineğe biner. Kurbanlık olarak da Kabe'ye ya bir deve yahut sığır veya koyun gönderir.

îmam Malik'e «Seni Beytullah'a götüreceğim!» diyen bir ada­mın durumu soruldu. Şu cevabı verdi:

Bunu söyleyen adam eğer onu omuzunda taşımayı ve bununla da kendine meşakkat çektirmeyi ve nefsini terbiye etmeyi aklına koymuşla o adamı Kabe'ye götürmesi gerekmez. Kendisi yürüye­rek gitsin ve bir de kurban kessin. Eğer, seni Beytullah'a götürece­ğim derken hiç birşey aklından geçirmemişse, o zaman bir bineğe binip haccetsin, giderken de söz verdiği adamla beraber gitsin. Bu takdirde o adamı, «Seni Beytullah'a götüreceğim» demiş olur. Şa­yet adam kendisiyle hacca gelmek istemezse ona bir şey lâzım gel­mez, o borcunu ödemiştir.

imam Malik'e, «kardeşiyle, babasıyla şöyle, şöyle konuşma­yacağına dair vaatta bulunan, konuşursa Beytullah'a kadar yürü­meyi adayan kimsenin yapamıyacağı belli olan bu nezri hakkında soruldu. Bu durumu her sene yenilese ve böyleceömür boyu ifa edemiyeceği adaklar adamış olur. Bu durumdaki bir adamın ne­zirlerden birini ifa etmesi veya muayyen bir nezrini yerine getir­mesi yeterli midir?» diye soruldu. îmam Malik şu cevabı verdi:

Ancak nezretmiş olduğunu yerine getirmesinden başkasının yeterli olacağını bilmiyorum. Yürüyebildiği kadar yürür, geri ka­lanı için de gücünün yettiği kadar hayır işleyerek Allah 'in rızasını kazanmaya çalışır.[6]

 

3. Kabe'ye Kadar Yürümeye Yemin Etmek

 

imam Malik'ten: Alimlerden duyduğum en güzel söz, Beytul-lah'a kadar yürümeye yemin eden kadın veya erkek, yeminlerini bozarlarsa ne olur sorusuna verilen cevaptır.

Eğer yemin eden, Beytullah'a kadar yürüyüşünü umre yapar­ken ifa etmiş ise bu takdirde Safa ile Merve arasında sa'yini yapar, oradan ayrılır.

Şayet yürüyerek hacca gitmeyi nezretmiş ise bu durumda Mekke'ye kadar yürür, hac ibadeti tamamen sona erdikten sonra oradan ayrılır. Ziyaret tavafını yapıncaya kadar yürümeye de­vam eder.

Beytullah'a kadar yürümek sadece hac ve umre esnasında mümkündür.

 

4. Allaha İsyan Olan Hususlarda Adağın Caiz Olmayışı

 

6. Humeyd b. Kays ve Sevr b. Zeyd ed-Dili, Resûlullah (s,a.v.)'tari naklediyorlar. Ancak Zeyd'den gelen rivayet diğer ar-kadaşınkine nazaran biraz daha uzun:

Hz. Peygamber adamın birini güneşin altında ayakta durur­ken gördü:

«— Bu adam da ne yapıyor?» diye sordu. Oradakiler:

«— Konuşmamayı, güneşin altında durmayı, oturmamayı ve oruç tutmayı nezretti» dediler. Bunun üzerine Hz, Peygamber:

*— Söyleyin ona konuşsun, gölgeye çekilsin, ayakta durmayıp otursun, ancak orucunu tamamlasın.»[7]

İmam Malikten: Yukarıda zikredilen konuda Hz. Peygam-ber'in o zata keffaret emrettiğini duymadım. Ancak Allah'a itaat olanı tamamlamasını, isyan olanı da terketmesini emrettiğini duydum[8] .

 

7. Kasım b. Muhammed'den: Abdullah b. Abbas'a bir kadın gelerek:

«— Oğlumu kurban kesmeyi nezrettim» dedi. îbn Abbas:

«— Oğlunu kesme, yemin kefareti ver.» dedi. Bu sırada Ibn Abbas'ın yanında oturan bir ihtiyar söze karışarak:

«— Bu konuda kefaret nasıl olur?» dedi. Ibn Abbas da:

«— Zıhar yapan gibi öder» diyerek şu ayeti kerimeyi okudu:

«içinizden zıhar yapanların karıları onların anaları değildir. Anaları kendilerini doğuranlardan başkası de­ğildir... Kadınlarından zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra sözlerini geri alanlar birbirleriyle temas etmeden Önce bir köle azat etmeleri gerekir. İşte size bununla Öğüt veriliyor. Allah, ne yaparsanız hakkıyla haberdardır. Fakat kim (bunu) bulamazsa yine birbirleriyle temas etmeden önce aralıksız iki ay oruç (tutsun). Buna da güç yetiremezse, alt­mış yoksul doyursun.»[9]

 

8. Hz. Aişe, Resûlullah (s.a.v.)'ın şöyle buyurduğunu nakledi­yor: «Kim Allah'a itaat etmeye nezrederse ona itaat etsin, kim de Allah'a isyana nezir ederse Allah'a asi olmasın.»[10]

İmam Malik şöyle der: Resûlullah'in (s.a.v.): «Kim Allah'a asi olmayı nezrederse ona asi olmasın.» şeklindeki hadisin manası şudur: Kişinin Şam'a kadar, Mısır'a kadar, Rebeze'ye ve bunun gibi bazı yerlere kadar yürümeyi nezretmesinde, Allah'a itaatle ilgili bir husus yoktur. Filanla konuşursa veya buna benzer konuda da mesuliyeti gerektirecek bir şey yoktur. Konuşarak nez­rini bozabilir, yahut yeminini kırabilir. Bu konularda doğrudan Allah'a itaatle ilgili bir durum söz konusu değildir. Sadece Al­lah'a itaat içeren nezirlerin yerine getirilmesi gerekir.[11]

 

5. Yemin-i Lağv:

 

9. Mü'minlerin annesi Hz. Aişe şöyle derdi: Yemin-i Lağv, bir insanın hayır vallahi, evet vallahi şeklinde yemin etmesidir.

îmanı Malik'den: Bu konuda duyduğum en güzel tarif şudur: Yemin-i lağv, bir insanın bir konunun öyle olduğuna kesinlikle inanarak yemin etmesi fakat hakikatte öyle olmadığının anlaşıl­ması halidir.

Yemin-i akd, bir adamın elbisesini on dinara satmayacağına dair yemin edip sonra tekrar onu on dinara satması veya kölesini döveceğine dair yemin edip dövmemesi ve buna benzer yemin edi­lip yerine getirilmeyen yeminlerdir. Yemin-i akd yapan kimse ke-faret-i yemin öder, fakat yemin-i lağv yapan ödemez.

İmam Malik'ten: Bile bile günah üzerine yemin etmek, yalan yere yemin etmek, birini memnun etmek için veya birine mazur gö­rünmek için yemin etmek veya bir mala sahip olabilmek için ye­min etmek, kefaretle ödenen yeminlerden daha büyük günahtır.[12]

 

6. Kefareti Gerektirmeyen Yeminler

 

10. Abdullah b. Ömer'den: Kim vallahi diye yemin eder de he­men peşinden inşallah derse ve bu yeminini de yerine getirmezse yeminini bozmuş olmaz.[13]

îmam Malik'ten: Sözünü bitirmeden, inşaallah demesi gere­kir. Duyduğumun en güzeli budur. Çünkü vallahi ve inşaallah sözleri birbiri peşinden, susmadan söylenmiştir. Şayet bu iki keli­me arasında kesip sussaydı istisna gerçekleşmezdi.

"Allahı inkâr etmiş olayım!" veya "Allah'a şirk koşmuş ola­yım" diyerek yemin eden, sonra da yeminini bozan biri hakkında imam Malik der ki: «Ona kefaret gerekmez, o bu sözüyle ne kâfiro-lur, ne de müşrik. Ancak eğer şirk ve küfür kalbine yerleşmişse du­rum değişir. Allah'tan af dilesin, böyle bir şey bir daha kendisin­den zuhur etmesin, çok fena bir şey yapmış olur.[14]

 

7. Kefareti Gerektiren Yeminler

 

11. Ebû Hüreyre, Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu nak­lediyor: «Kim bir yemin eder, sonra da bunun aksini yapma­nın daha hayırlı olacağını görürse yemininin kefaretini versin, hayırlı bulduğu işi yapsın.»[15]

îmam Malik'ten: Her kim bir şey belirtmeden üzerime nezir olsun derse yemin kefareti vermesi lâzımdır.

îmam Malik yemin-i tevkid'i şöyle açıklar: Yemin-i tevkid, bir kimsenin bir şey üzerine defalarca yemin etmesidir. Kişi yemin et­tiği konuda yemin üzerine yemin eder. Meselâ, vallahi şundan, şundan noksan yapamayacağım diye çok sayıda üç veya daha faz­la sayıda yemin eder.

Bütün bunlara tek bir kefaret yeterlidir, tıpkı yemin kefareti gibi. Meselâ bir kimse, vallahi bu yemeği yemiyeceğim, bu elbiseyi giymeyeceğim ve bu eve değirmeyeceğim diye bir defa yemin ederse bir kefaret kâfidir.

Bir adamın hanımına eğer senin şu elbiseni giyersem, senin mescide gitmene izin verirsem boşsun diye peşpeşe bir cümleyle ye­min etse ve bu yeminlerden herhangi birini bozsa adamın boşan­ması lâzımdır. Artık bundan sonra diğer hususlarda da yeminini bozması kendisine yeni bir mesuliyet yüklemez. Yemin ettiği konu­lardan sadece birinde bile yeminini bozsa yemin bozulmuş olur.

imam Malik der ki: Kadının nezri konusunda durum biz Me-dine'liler arasında da aynıdır. Kadına kocasının izni olmadan da nezir vacip olur. Bedenini ilgilendiriyorsa ve bunun da kocasına bir zararı yoksa yeminini yerine getirir. Şayet kocasına bir zararı dokunuyorsa kocası karısını bundan men edebilir. O zaman onu ifa edinceye kadar üzerinde borç olarak kalır.

 

8. Yemin Kefaretinin Ödenişi

 

12. Abdullah b. Ömer'den: Bir kimse yemin-i tevkid yapar (bir şey hakkında defalarca yemin eder), sonra da yeminini bozarsa, ya bir köle azat eder, ya da on fakiri giydirir.

Kim tevkidsiz yemin ederse, sonra da yeminini bozarsa on fa­kiri doyurması lâzımdır. Her fakire bir müd buğday verilir. Eğer bunu bulamazsa üç gün oruç tutar.[16]

 

13. Nafî', Abdullah b. Ömer'in yemin kefareti olarak her faki­re birer müd buğday vermek suretiyle on fakiri de doyurduğunu, yemin-i tevkid yaparsa birkaç tane köle azat ettiğini nakleder.

Süleyman b. Yesar'dan: Ben müslümanların yemin kefareti olarak küçük müd birimi ile bir müd buğday verdikleri zamana ye­tiştim. Onlar bu kadarını kendileri için kâfi görürlerdi.

îmam Malik'ten: Yemin kefareti olarak yapıldığını duydu­ğum en güzel şey fakir giydirmektir. Eğer erkekler giydirilecekse, namaz için kâfi gelecek tek parçalı elbiseler: kadınlar giydirile­cekse, baş örtüsü ve uzun etek olmak üzere altlı üstlü giydirmeli-dir. İşte bu onların, namaz kılmaları için yeterli gördükl tesettür ölçüsüdür.[17]

 

9. Yeminle İlgili Muhtelif Rivayetler

 

14. Abdullah b. Ömer'den: Resûlullah (s.a.v.), Ömer b. Hat-tab'a bir binek üzerinde babası adına yemin ederken yetişti. «Babalarınız adına yemin etmenizi Allah yasakladı. Kim yemin ederse Allah adına yemin etsin, ya da sussun» buyur­du.[18]

 

15. îmanı Malik'ten: Resûlullah (s.a.v.) şöyle yemin etti: «Hayır! Kalbleri değiştiren Allah'a yemin ederim.»[19]

 

16. îbn Şihap'den: Bana gelen rivayetlere göre Ebû Lübabe b. Abdulmünzir'in tevbesini Cenabı Allah kabul ettiği zaman Hz. Peygamber'e gelerek:

«— Ya Resûlallah! Günaha duçar olduğum kabilemin ülke­sinden hicret ediyorum, sana komşu olacağım. Allah ve Resulü uğ­runa mallarımın hepsini tasadduk ederek onlardan vazgeçiyo­rum» dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) ona:

«— Hepsini değil de üçte birini tasadduk etmen yeterli­dir» buyurdu.

 

17. Mü'minlerin annesi Hz. Aişe'den (r.a.); Hz. Aişe'ye: «Ma­lım, Kabe'nin kapısı için feda olsun!» diye yemin eden bir adamın durumu soruldu. Şu cevabı verdi: «Malından yemin kefareti ve­rir.»

imam Malik'e: «Malım Allah yolunda feda olsun!» diye yemin eden, sonra da yeminini bozan bir adamın durumu soruldu. Şu ce­vabı verdi:

Malının üçte birini Allah yolunda verir. Bu hüküm, Ebâ Lü-babe meselesiyle ilgili olarak Hz. Peygamber'den nakledilmiştir.

 

 



[1] Buharı, Vesâyâ, 55/19; Müslim, Nezr, 26/1. Ayrıca bkz. Şeybanî, 750. Buradaki nezir mutlaktır, yani mükellef «Allah için nezrim olsun!» der, ama nezrin ne olduğunu açıklamaz; ya da mukayyettir, yani namaz, oruç ve hac gibi nezrin cinsi açıklanmıştır. Nezir mutlak ise imam Malik ve birçok ule­maya göre yemin kefareti gerekir. Ölen kimsenin nezrinin durumuna gelin­ce bu ya bedenî ya da malî ibadet cinsinden olur. Şayet nezir bedenî ibadet cinsinden ise varislerinin onun nezrini ifa etmeleri gerekmez. Çünkü Pey­gamber efendimiz (s.a.v.): «Hiç kimse başkasının yerine oruç tutamaz ve hiç kimse de başkası yerine namaz kılamaz» buyurmuştur. Şayet nezir malî ibadet cinsindense ve yerine getirilmesini vasiyyet etmemişse yine varisle­rinin nezri ifa etmeleri vacip değildir. Şayet vasiyyet etmişse malının üçte birinden nezir borcunu vermeleri varislerine vaciptir. Bu sebeple, hadisteki hüküm hanefilerce mustehab kabul edilmiştir. (Bk. Bezlül-Mechûd, c.14. s. 261).

[2] Şeybanî, 746.

[3] Şeybanî, 745.

Yani «Beytullah'a kadar yürüyeceğim» demekle, «Beytullah'a kadar yürü­mek bana nezrolsun» demek arasında fark yoktur. Bir de buraya gitmeye hac için nezretmişse gitmesi üzerine vaciptir. Fakat namaz kılmak için nez-retmişse, îmam Malik ve Şafiiye göre yine gider; Ebû Hanife'ye göre gitmesi gerekmez. Namazı herhangi bir yerde kılabilir.

[4] Hanefi Mezhebine göre yürüyerek haccetmeyi adayan, âciz duruma düşer­se, bedy kurbanı gönderir.

[5] Şeybanî, 746.

[6] Şeybanî, 748.

[7] Bu, mürseldir. îbn Abbas'tan mevsûl olarak da gelmiştir. Buharı, el-Eymân ve'n-Nuzûr, 83/31.

[8] Hanefîlere göre masiyet olan nezir terkedilir. Yerine yemin keffareti verilir. Çünkü Peygamber efendimizin bu manada hadisi şerifi vardır.

[9] el-Mücadele:2-4.

Hadis için ayrıca bkz. Şeybanî, 752.

[10] Hanefî Mezhebine göre, Allah'a isyan konusundaki adak yerine getirilmez,

yemin kefîoreti ödenir.

[11] Şeybanî,753.

[12] Buna yemini gamus (yalan yere yemin) denir ki bile bile yalan yere yemin etmektir. Büyük günahlardandır. Kefaretle ödenmez/Tövbe istiğfar etme­si gerekir. Hadis için ayrıca bkz. Şeybanî, 756.

[13] Hanefi Mezhebi de, böyle yeminlerde bu görüşü benimser.

[14] Şeybanî, 749.

[15] Müslim, Eyman, 27/12.

[16] Şeybanî, 739.

[17] Şeybanî,738.

[18] Buharı, el-Eymân ve'n-Nuzûr, 83/4; Müslim, Eyman, 27/3.

[19] Zürkanî der ki: "Bilindiği üzere belağa ifadeli rivayeti sahihtir, belki bu ona, hocası Musa b. Ukbe'den gelmiştir."

Buharı, el-Eymân ve'n-Nuzûr, 83/3.

Burada kalpleri değiştirmek, fiziki olarak onları bir tarafa çevirmek değil, kalplerin durum ve arzularının yönünü değiştirmektir.


 
  Bugün 9 ziyaretçi (107 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=